
1- Savaşta ölen ilk Alman havacısı, Japonlar tarafından 1937'de Çin'de öldürülmüştür.
2- Savaşta ölen ilk Amerikan askeri, 1940 yılında Finlandiya'da Ruslar tarafından öldürülmüştür.
3- Savaşta ölen en yüksek rütbeli Amerikan askeri, Korgeneral Lesley McNair idi ve Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından öldürülmüştü.
4- Savaştaki en genç Amerikan askeri, Deniz Kuvvetleri'nde görev yapan 12 yaşındaki Calvin Graham'dı. Graham katıldığı bir muharebede yaralanmış ve yaşı hakkında yalan söylediği için ordudan ihraç edilmişti. (Yaptığı hizmetin karşılığında kazandığı hakları sonradan Amerikan Kongresi tarafından iade edilmiştir.)
5- Pearl Harbor baskınının olduğu dönemde, Amerikan Donanma Komutanlığı'nın adı CINCUS (İngilizce "sink us" diye telafuz edilir. Türkçe manası, "bizi batırın") idi, Amerikan 45. Piyade Tümeni'nin omzunda taşıdığı tümen sembolü Swastika (gamalı haç) idi ve Hitler'in kişisel treninin adı da "Amerika" idi. Bunların hepsi sonradan değiştirilmiştir.
6- Amerikan Hava Kuvvetleri, Deniz Piyadeleri'nden daha fazla kayıp vermiştir. Havacıların tamamlamaları gereken 30 görevi yerine getirmeye çalışırken ölme ihtimalleri %71'di. Bombardıman uçakları korumasız değillerdi. Bir B-17 bombardıman uçağı, taşıdığı 4 ton bombanın yanı sıra, 1,5 ton da makineli tüfek mermisi taşırdı. Amerikan 8. Hava Kuvvetleri toplam 6098 düşman uçağı düşürmüştür. Bu harcanan her 12700 mermi için 1 düşman uçağı demektir.
7- Almanya'nın enerji sıkıntısı o kadar büyüktü ki, yapılan bir araştırmaya göre, eğer savaş boyunca Alman sanayi tesislerine atılan bombaların %1'i Alman elektrik santrallerine atılsaydı, Alman sanayisi çökerdi.
8- Genel olarak bakınca, "ortalama savaş pilotu" diye bir şey yoktu. Ya bir astınız, ya da bir hedef. Örneğin Japon hava ası Hiroyoshi Nishizawa, toplamda 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştü ama bir kargo uçağında seyahat ederken, uçağın düşürülmesiyle ölmüştü.
9- Avcı uçaklarında, nişan almaya yardım etmesi için, her 5 mermiden birinin izli mermi olması usulü uygulanırdı. Ama bu bir hataydı. İzli mermilerin farklı bir balistiği vardı. İzli mermiler uzak mesafede bir hedefi vuruyorsa, normal mermilerin %80'i hedefi ıskalıyordu. İzli mermiler, düşman pilotuna yerinizi belli etmeye yarıyordu. Ayrıca en kötüsü ise, mermi şeridinin sonuna, merminizin bittiğini gösteren seri halde dizili bir sıra izli mermi idi. Bu düşmanın öğrenmemesi gereken bir durumdu. İzli mermi kullanmayı bırakan filolar gördüler ki, başarı oranları iki katına çıkmış ve verdikleri kayıplar azalmıştı.
10- Ren Nehrine ulaşan Müttefik askerlerinin ilk yaptıkları şey, nehre işemek olmuştu. Bu en düşük rütbeli erden, Winston Churchill'e (nehre işemesini şova dönüştürmüştür), Churchill'den General Patton'a (nehre işerken çekilmiş fotoğrafları vardır) kadar değişmeyen bir hareketti.
11- Alman Me-264 bombardıman uçakları New York şehrini bombalayabilecek kapasitedeydiler ama alınacak sonuç, verdikleri çabaya değmiyordu.
12- Savaşta, yellendikleri için ölen havacılar vardı. (20000 ft. yüksekliğe çıkan ve kabin basıncı olmayan bir uçakta, mide gazlarının hacmi %300 oranında artar!)
13- Ruslar 500'den fazla Alman uçağını, havada çarparak yokettiler. Ayrıca çoğu zaman mayın tarlalarını, üzerinde yürüyerek temizlerlerdi. Stalin'in dediği gibi: "Sovyet Ordusu'nda kahraman olmamak cesaret ister."
14- Amerikan Kara Kuvvetleri'nin, Amerikan Deniz Kuvvetleri'nden daha fazla gemisi vardı.
15- Alman Hava Kuvvetleri'nin bünyesinde; 22 piyade tümeni, 2 zırhlı tümen, 11 hava indirme tümeni vardı. Bunların hiçbiri hava indirme görevi yapmaya müsait değildi. Ama Alman Kara Kuvvetleri'nin elinde hava indirme yapabilen birlikler mevcuttu.
16- Amerikan Ordusu Kuzey Afrika'ya çıktığında, gerekli malzemelerin yanı sıra, 3 adet Coca Cola şişeleme makinesi getirmişlerdi.
17- Normandiya'da esir alınan ilk Alman birlikleri arasında Koreliler de vardı. Bunlar, önce Japonlar tarafından zorla savaştırılmış ve Ruslara esir düşmüşlerdi. Sonra Ruslar tarafından zorla savaştırılmış ve Almanlar'a esir düşmüşlerdi. Sonra da Almanlar tarafından zorla savaştırılarak Amerikalılara esir düşmüşlerdi.
18- Graf Spee asla batırılamadı. Mürettebatın gemiyi batırma girişimi başarısız olmuştu. Üzerinde Almanya'nın en yeni radar sistemi olan gemi, İngiltere tarafından satın alındı.
19- Yoğun topçu ve hava bombardımanının ardından, 35000 Amerikalı ve Kanadalı asker Kiska Adası'nın kıyılarına çıktılar. Çıkarmada, 21 asker çatışırken öldü. Eğer adada Japon askerleri olsaydı, sonuç daha vahim olabilirdi.
20- Japonlar'ın tanklarla mücadele taktiği şöyle idi, çok büyük bir top mermisi, sadece burnu dışarıda kalacak şekilde yere gömülürdü. Düşman tankı, merminin olduğu yere yeterince yaklaşınca, oraya gizlenmiş bir Japon askeri elindeki çekiçle merminin burnuna vurarak, mermiyi patlatırdı.
"Silahların yetersizliği, mağlubiyet için bahane değildir." Korgeneral Mataguchi
21- MISS ME isimli Piper Cub (J-3 Cub) model uçak, Amerikan topçusuna hedef tarifi yaparken, hemen yakınında bir Alman uçağının da Alman topçusuna gözetleme yaptığını gördü. Hemen Alman uçağına yaklaştı. Uçakların ikisi de silahsız olduğu için yardımcı pilotla berbaber tabancalarını çekerek Alman uçağına mermi yağdırmaya başladılar ve onu inmeye zorladılar. Hemen arkalarından kendileri de indiler ve Almanları esir aldılar. Ama Piper Cub model uçakları sadece 2 kişilik oldukları için, Almanları nereye sığdırdıkları bilinmiyor.
22- Waffen SS'in Alman olmayan asker sayısı, Alman olanlardan daha çoktu.
23- Almanya'nın savaş ilanı yaptığı tek ülke ABD idi.
24- Japonlar Hong Kong'a saldırırken, İngiliz subayları, Kanadalı piyadelerin savunma için subay gazinosuna mevzilenmelerine karşı çıktılar. Subay gazinosuna, er ve erbaşların girmesi yasaktı.
25- Nükleer fizikçi Niels Bohr, Danimarka'da Almanlar'ın elinden kılpayı kurtarılmıştı. Danimarkalı direnişçiler, Almanlarla çatışırken, o da evinin arka kapısından, elinde, içinde paha biçilmez ağır su (nükleer bomba yapımında kullanılan önemli bir madde) bulunan bir bira şişesiyle kaçmıştı. Bu gözü gibi baktığı şişeyle İngiltere'ye ulaştı. Ama sonradan, şişenin içindekinin bira olduğu anlaşıldı. Muhtemelen, ağır suyu da bir Alman askeri içmişti...
Kaynak: http://koltukgenerali.blogspot.com/
27 Eylül 2007 Perşembe
2. Dünya Savaşı Hakkında Bilmedikleriniz...
Gönderen
admin
zaman:
14:00:00
0
yorum
Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: 2.Dünya savaşı, Almanlar, Japonlar, Waffen SS, WW2
25 Eylül 2007 Salı
Giremezsiniz
Size fıkra gibi gelecek ama olay gerçektir:
Avustralya’da bir Türk mafya babası tutuklanmış. Mahkemeye çıkarmışlar, hakim de, Anglosakson geleneğini bilirsiniz, lüle lüle, bukle bukle peruk takıyor... Hakimlerinki daha uzun, omuzlarına kadar iniyor, avukatlar daha kısa kullanıyorlar, enseden fiyonklu... Hakim peruğu on yedinci yüzyıl, avukat peruğu on sekizinci yüzyıl modasına uygun...
“Sanık ayağa kalksın” deyince bizimki bozulmuş, kendini tutamamış, selis bir Türkçe’yle bağırmış: “Konuşma lan s....... i...!”
Hakim tercümana sormuş: “Sanık ne diyor?”
Tercüman kem küm etmiş: “Sizin eşcinsel olduğunuzu söylüyor mylord...”
Hakim demiş ki: “Evet, öyleyim ama, bunun davayla ne ilgisi var?”
Bir İngiliz gazetecisi bunu yazsa, acaba “adliyeye hakaretten” bir ila üç yıl yatar mı?
Almanya’da bir yerel başbakan, yani federal şansölye değil de Berlin eyaletinin başbakanı, eşcinsel olduğunu açıkladı. (Yaa, orada federal sistem var, her eyaletin de bir meclisi, bir de hükümeti... İspanya’da da öyle.. Fakat İspanya’da krallık var, cumhuriyet yok... Demek ki elmalarla armutları, cumhuriyetle demokrasiyi birbirine karıştırmayacağız.)
Bunun üzerine Alman halkına soruldu: Bir eşcinselin, yalnızca bir eyaletin değil, bütün Almanya’nın başbakanı olabilmesine ne dersiniz?
Yüzde 79 gibi büyük bir çoğunluk “olabilir” dedi. Bu, geneli... Eski Doğu Almanya bölgesinde bu oran yüzde 87’ye kadar da çıkmış.
Yani poposuna değil, icraatına bakıyorlar.
Örneğin yarın Angela Merkel’in sevici olduğu açıklansa ne olur?
Hiçbirşey olmaz. “Almanya’nın Hürriyet’i Das Bild” dışında kimse ilgilenmez bile. Zaten şu anketi düzenleyen de aynı gazetenin hafta sonu baskısı, Bild am Sonntag.
Bizde de böyle bir anket yapsak, yalnızca sonuç belli midir, yoksa “hükümetin manevi şahsiyetine hakaretten” bir de içeri mi gireriz?
Acaba Belçika’da, şu son bölünme tartışmaları nedeniyle tutuklanan oldu mu? “Bölünelim” diyen Flaman liderinin hayatı kaydı mı? “Belçika’nın iç ve dış düşmanları” gündeme geldi mi? Belçika ordusunda darbe hazırlıkları var mı? Belçika basını milli birlik ve beraberlik adına orduyu kışkırtıyor mu?Hınzırlık etmiyorum, Avrupa bu noktada.
Hollanda’da “hafif uyuşturucular” serbest, İspanya’da da göz yumuluyor. Her iki ülke de krallıkla yönetiliyor.
Kuzey ülkelerinde eşcinsel evlilikleri de başladı, evlat da edinebiliyorlar. Bu ülkelerde de krallık var. Avrupa, bu.
“Bize uymaz” diyorsunuz. Haklısınız.
O zaman adamlar da “Türkiye bize uymaz” demekte haklılar kendi açılarından...
Ekonomik gelişmeyi bırakın, düşünce özgürlüğünü bırakın, genelkurmayın savunma bakanlığına bağlanmasını falan bırakın, çok “pratik” nedenlerle de Türkiye Avrupa Birliği’ne giremez. Gerçekleri dile getiren Sarkozy’ye boşuna küfür ediyorsunuz.
Onlar da adama “niçin Türkiye’yi istemiyorsun” diye değil, “Türkiye’yi istemediğimizi niçin açık ediyorsun” diye kızıyorlar zaten!
Bu arada Paris belediye başkanının da eşcinsel olduğunu söylemiş miydim? Emin Çölaşan ağabeyimin kulakları çınlasın, şehirleri şaşırmış.
18 Eylül 2007 Salı
17 Eylül 2007 Pazartesi
kötü yazı
Aklım Seda’da ama Abdullah’la ilgilenmek zorundayım.
İngiliz yazar Jason Webster’in İspanya’nın ıcığını cıcığını pek keyifli anlattığı üç kitabından birini bitirdim, “Guerra”, ikisi sıra bekliyor, “Duende” ve “Andalus”, ama ben yeni anayasa taslağını okumakla yükümlüyüm.
Çünkü ekmek İspanya’da değil, burada kazanılıyor. Ole, canta! Eso es!
Usse şatosu, neden Azay şatosuna gittin de bana gelmedin diye başımın etini yiyor, Anadolu Hisarı’nın restorasyon çalışmaları ne oldu acaba?
İskoç hakemin Macaristan’a attığı kazığa mı sevineyim, Türk hakemin Beşiktaş’a attığı kazığa mı kızayım?
Niçin Edith Piaf’ın hayatını anlatan filmi seyrederken aklıma Zeki Müren geliyor?
“Internet sitelerinde zikredilecek yazı” yazıp orayı da mı tutayım yoksa Internet sitelerinde zikredilmeyecek yazı yazıp gerçek okurumu mu bulayım?
Seda’nın Tamer’le aşk yaşaması mı sinirimi bozmalı, taş gibi Angelina Jolie’nin ablacı çıkması mı?
İçimde bir flamenco türküsü topuk vuruyor... Elbette “sultan-üş şuara” Federico Garcia Lorca...
“El rio Guadalquivir
tiene la barba granate.
Ay dos rios de Granada,
Ay uno nieve y otro sangre!”...
Guadalquivir nehrinin sakalı nardan... Ey Granada’nın iki ırmağı, biri kardan, öbürü kandan!
Şunu bilir misiniz: Ay kara... At kara... Heybemde zeytin kara... Giderim giderim de, varamam Cordoba’ya...
Ya da şunu: Öldüğümde, penceremi kapamayın... Oradan, çocuğun yediği portakalın kokusunu duyarım ben... Öldüğümde, penceremi kapamayın!
Fakat incelemem gereken başka bir şiir var:
“Şerefini şanını, ortaya koy canını... Hiçkimse vatanını satmaz Karadeniz’de...
Vatan satsa bir kişi, anında biter işi... Türk ve İslam güneşi batmaz Karadeniz’de...”
Çöpçü Cafer’i kesip yiyen “Hannibal Özgür” diyesiymiş ki, tabancayla vurup satırla parçaladım, yenebilecek bölümleri ayırıp gerisini köpeklere attım, insan eti hayvan etine göre yağsız ve hafifmiş, fakat ilk tattığımda yavan geldi, sonra tadını sevdim...
İlk başta, keserken “biraz tiksinti” duymuş.
Burada tuhaflık nerede mi?
Şurada: Çöpçü dedik, “belediye temizlik işçisi” demedik, şimdi kızacaklar.
Kısa yazdım ama kötü oldu galiba, keşke aklım fikrim olsaydı, elim kalem tutsaydı... Bu yazıyı bizim hanım okudu, o da beğenmedi.
Engin Ardıç

